Güneşin doğmaya utandığı sabahların birinde;
Bir çocuk doğdu, demir parmaklıkların gölgesinde.
Masum bir süt kokusu sindi paslı demirlere.
Annesinin suçu çok düşünmek,
Babasının ki ise düşüncelerini dile getirmekti.
Annesi Ziya koydu adını, babasının adıydı.
Ama gardiyanlar ona; hep ”Ziyankâr ” derdi
Çocukların bile kapıdan geçerken üstünün arandığı,
Kirpiklerin başını öne eğerek geçtiği günlerde
Gökyüzü ile arasına yıllar girdi.
Rengi solmuş bölük pörçük bir güneşin süzüldüğü
Kırık camlı bir pencere önünde,
Zamanın sürünerek aktığı
Gri bir avluya bakarak büyüdü Ziyankâr.
Yirmi adımlık bir odanın
Duvarlarında düşünmekten yorgun kırk göz asılı,
Demir ranza çok sert,
Burada insanın omurgası bile sorgudan geçerken
Kırk el birleşip beşik oldu Ziyankâr’a
Annesi hep uzaklara bakardı,
Ziyankâr merak etti, sordu: Orada ne vardı?
Dışarıymış meğerse öğrendi ama hiç görmedi.
Annesi derin bir ”ah” çekti, inledi…
Geçtiği tüm sorguların en ağırı bu olsa gerekti.
Tek oyuncağı vardı Ziyankârın:
Bezden bir güvercin, annesi yapmıştı
Beyaz çarşafları kesmiş, içine pamuk basmıştı.
Burada herkes anne bakışlı, anne sesliydi
Bir gün;
Rüyaları yarıda kesen tanıdık bir gürültüyle açıldı paslı kapı
Gardiyan bağırdı adını yine yüksek sesle
Burada isimler hep yüksek sesle çağrılırdı, nedense?
‘Tabucusun; hadi hadi acele et” dedi
Sanki geçen yılları geri verecekmiş gibi.
Taburcu ne demekti korktu Ziyankâr
Ağladı annesi:
”O daha çocuk, henüz düşünmemeyi öğrenemedi” dedi
Ziyankâr ağladı
Kırk gözün kırkı birden ağladı…
”Gittiği yerde öğrenir” dedi gardiyan sertçe
Anahtarlar şakırdadı sabırsızca cebinde
Duvarlar aynı duvar, yasaklar aynı yasak,
Taburcu olmanın özgürlük olmadığı
Sadece anahtar seslerinin değiştiği
Bir mekâna daha ürkekçe adım attı Ziyankâr


