Henüz kimsenin uyanmadığı yeni günün alacalığındaydım. Soğuk etimi lime lime ediyor, dişlerimi şiddetle birbirine vuruyordu.
Eski evimizin yıkık dökük avlusundaydım. Gözüm üstü hasırla örtülü koltuklara, sıcak akşamlarımızın çoktan dağılmış küllerinin bulunduğu şömineye takılıyordu. Üstüme düşmesinden korktuğum anılarsa koca avizede asılı kalmıştı. Gözlerim takıldığı yerde, benden kopmuş bir hatıraya tutunmak ister gibiydi. Bense dizlerimin ağırlığını zor taşıyor, arkadan beni alıp eski yıllara götürecek sert rüzgâra karşı direniyordum.
Donmaya yaklaşmış, kıpkırmızı ellerimin arasında eski bir kazmayı zor taşıyordum. Neredeyse benim boyum kadar kazmayla ölgün evimin yıkıntısında, yitirilmiş bir geçmişi aralayacaktım. Ama gözlerim benimle mücadele ediyor, avlunun ücra yerlerinde geziniyordu. O ücralıkların içinde annem, muzipliklerin ardından, elinde oklavasıyla bana doğru kıkırdayarak koşturuyordu. Oysa şimdi, o kadının ölüme giderken bana bıraktığını, bu avlunun kalbinden söküp almaya çalışacaktım.
Annem son nefesini içine çekip ızdırabını dışarı salarken, küçük bir sandıktan bahsetti. Bunun etkisiyle aralık kalan çatlamış dudaklarımdan benim de son mutlu anlarım sızdı. Onu avlumuzun tam ortasına gömdüğünü ise itiraf etti. Şu an titrek bedenimin üzerinde durduğu toprağın altında, hayatımın asıl gerçekliği kımıltısız uzanıyordu.
Kazmayı toprağa değdirdiğim an, taşıyamadığım solgun gövdem birden yıkılıverdi. Üstüne yıkıldığım toprak, gözümden akanları emdi. Annemle yaşadığım onca anıyı, bir oyalı mendile sarıp içimin sandığına gömmemiş miydim?
Bunu yapamazdım; yapmadım. Bu bilinçsiz bir kaçış değildi; aklım başımdayken seçtiğim bir vazgeçişti. Elimden kazmayı hınçla fırlatıp doğruldum. Gerçeklik karşısında sızan yaşlarımı, kendi payıma düşenle silerek, gayretle kendimi ikna ettim.
O kadın beni seven annemdi ve öyle kalmalıydı.



