Bozkırın ortasında alaca karanlığın
derinliğinde dört nala koşan atlar gördüm.
Rüzgarla yarışırcasına koşan bu atlar da
neyin nesiydi? Bir karga uçup geldi karşı
evin bacasına kondu ve o bed sesiyle etrafı
inletti. Ya da ben öyle sandım. Atlar döndü
dolaştı karşı evin kapısında durdu.
Atlardan bir bir indi süvariler.. perdenin
arkasında onları izlerken beni görme
ihtimallerine karşın eğilip bükülüyor,
kendimi saklıyordum. İyi de yıllardır boş
olan o eve niye gelmişti bu atlılar sabahın
bu vaktinde.. Bir bir etrafa dağıldılar. Evi
çepeçevre saran bu adamların aradığı
neydi? Meraktan çıldırıyor, yanlarına gidip
sormak istiyordum. Ama korkuyordum. Bu
süvariler bir efsane gibi yayılmıştı köylünün
diline. Bu adamlar sebepsiz yere insanları
topluyor, nereye götürdüğü de
bilinmiyordu. Çok sonra dönenler oluyordu.
Ama dilleri mühürlenmişti bu insanların.
Hiç konuşmuyor öylece uzaklara
bakıyorlardı. İşte bundan sebep herkes
merak halindeydi. Bende öyle. Çıksam alıp
götürecekler diye korkumdan sustum. Hiç
ses çıkarmadan izledim onları. Kara karga
uçup gitti evin bacasından. O bed sesiyle
çağırmıştı ya süvarileri. Görevini
tamamlamıştı işte. Karganın kanat
çırpışına bakarken büyük bir gürültü koptu
evin arka bahçesinde. Süvarilerden biri Dur
kaçma! diye bağırdı. Bir kız koştu geldi
bizim eve doğru. Saçları kendi rüzgarında
dalganıyordu adeta. Süvarilerden bir diğeri
koştu yakaladı kızı. Kız çırpındı bağırdı.
Eminim bütün köy halkı duydu kızın
çığlıklarını. Hepsi perdenin ardına
gömülmüştü tıpkı benim gibi.. çıkmayı çok
istedim niye diye sormayı. Ama
yapamadım. Bilinmezlik korkusu çoktan
ele geçirmişti beni. Kafamı kuma gömmeyi
tercih ettim diğerleri gibi. Kızı
tanımıyordum bile. Bizim köyden değildi.
Kim bilir kimdi? Bu devirde annen için bile
ateşe atamazsın kendini. Bundan sebeр
gittim ve yorganımın altına gömdüm
başımı. Başım bedenime ağır geldi.
Savaştım adeta. Savaşı kim kazandı
bilmiyorum. Kaybedenin, çığlıklarıyla köyü
inleten kız olduğuna kanaat getirdim.
Yumdum gözlerimi, tıkadım kulaklarımı.
Görmedim, duymadım,ben hiç birşey
bilmedim..
Günlerce, o kızın çığlıkları kulaklarımdan
gitmedi. Çıksaydım, “Durun!” deseydim…
Bazı şeyleri değiştirebilir miydim? diye
düşündüm durdum. Ama hayat devam etti.
Uyandım, uyudum, yine her zamanki gibi
günler geçti.
Ta ki bir ay sonrasına kadar…
gece, at kişnemesiyle uyandım.
Yatağımdan fırlayıp pencereye koştum.
Karanlığın içinde, bir atın üzerinde birini
gördüm. Çığlıklar atan bir kız… Onun
yüzünü hiç görmemiştim ama yine de onuu
olduğunu biliyordum. İçimde bir his, bana
bunun o gece kaçırılan kız olduğunu
söylüyordu. Ve o da bana bakıyordu.
Ne yapacağımı bilemedim. Dışarı çıkmak
istedim. “Ne yaptılar sana? Süvarilerin
elinden nasıl kaçtın?” diye sormak istedim.
Ama… korkum yine galip geldi. Yatağıma
döndüm, yorganı başıma çektim. “Hiçbir
şey görmedim, hiçbir şey bilmedim…” diye
mırıldandım.
Tam o sırada…
Kapı çalmaya başladı. Hayır, çalmak değil,
sanki biri kapıyı kırmaya çalışıyordu! O
kadar kuvvetli vuruyordu ki kalbim bu
sesten çatlayacak gibi oldu. Gelenin o kız
olduğunu biliyordum. Biliyordum ki bana
hesap sormaya gelmişti.
Titreyerek kapıya doğru ilerledim. Elim
kapının tokmağına uzandı. Açmalı mıydım?
Açmamalı mıydım?
Ve açtım.
Ama karşımda o kız değil, onlarca atlı
süvari duruyordu.
Bu kez sıra bendeydi.
Beni yaka paça sürükleyerek bilinmezin
içine götürdüler. Ama artık benim için
bilinmezlik diye bir şey yoktu. O gece, her
şeyin başladığı geceydi. Ve hikâye, asıl
şimdi başlıyordu…
Gözlerimi açtığımda her yer karanlıktı.
Nem kokusu genzimi yaktı. Ellerimi
uzattım, taş duvarlara dokundum.
Kuyu.
Beni kuyuya hapsetmişlerdi.
Yukarıda süvariler bekliyordu. Sessizce.
Konuşmuyorlardı. Ama bazen kısa, net ve
ürkütücü sözler söylüyorlardı:
“O burada hâlâ, duymuyor musun?”
“Kuyu her şeyi hatırlar.”
“Kaç yaşındaydın o gün?”
“İlk ne zaman unuttun?’
Sırtımı taş duvara yasladım. Ne anlatmaya
çalışıyorlardı?
Sonra…
Bir ses işittim.
Bir çığlık.
Başımı kaldırdım. O kız yukarıda
duruyordu. Bana bakıyordu. Ama bu
imkânsızdı. Çünkü onu süvariler alıp
götürmüştü. Çünkü o… ölmüştü.
Benim ellerimle…
Hatırladım. Çocukken… O kuyunun
başında…
Köyde kaybolduğu düşünülen kızı ben
itmiştim. Yanlışlıkla olmuştu herşey… Ama
sonra unuttum.
Görmedim. Duymadım. Hiçbir şey
bilmedim.
Ama şimdi biliyordum.
Gözlerim doldu. Başımı dizlerime
gömdüm. “Özür dilerim” diye fısıldadım.
Orda öylece ne kadar kaldım bilmiyorum. O
an kız bana elini uzattı.
Tereddüt ettim. Çıkmalı mıydım bu
kuyudan.. bu kuyudan çıksam da kendi
kuyumdan çıkabilecek miydim? Tüm bu
sorular kafamda yankılanırken… uzattığı eli
Tuttum.
Ve kuyunun dışına çıktım.
Süvariler başımda bekliyordu. Hiç
şaşırmadılar. Sadece biri başını salladı.
Diğeri atının dizginlerini çekti.
“Geri dönebilirsin.”
Ve ben yürüdüm.
Köye döndüğümde, her şey bıraktığım
gibiydi. Ama ben değişmiştim. Yıllardır
unuttuğumu sandığım o günahımla
yüzleşmiştim.Kapımın önüne oturdum,
toprağa ellerimi bastırdım. Köyümün
topraklarına…
Bu köy… İnsanların sessizlikle yaşadığı bir
yerdi. Herkesin bilip sustuğu, her şeyin
görüldüğü ama anlatılmadığı bir köy. Ben
burada doğdum, burada büyüdüm. Bozkırın
ortasında, rüzgârın hiç durmadığı bu
topraklarda.
Babam, suskun ama ağır bir adamdı.
Konuştuğunda sesi, taş duvarlara çarpıp
yankılanırdı. Annem, onun gölgesinde
yaşayan, gözleri hep uzaklara dalan biriydi.
O da konuşmazdı. Çünkü konuşmanın bir
anlamı yoktu. Çünkü bu köyde kelimeler
değil, bakışlar anlatırdı her şeyi. Bütün bu
düşüncelerin içinden sıyrılmak isterken
O tanıdık ses duyuldu:
“Gaaak!”
Kara Karga, yine aynı evin bacasına
konmuştu. Kanatlarını sertçe çırparken, 0
bed sesi rüzgârın içinde yankılandı.
Ve süvariler… Yine geldiler.
Birini daha almak için..Kapılar açıldı,
kapanırken iç geçiren sesler duyuldu. Ama
kimse çıkıp bir şey söylemedi. Çünkü artık
herkes biliyordu: Direnmenin anlamı yoktu.
Ben de biliyordum.
Süvariler gözlerini üzerimden kaydırıp gitti.
Ben sadece izledim.
Sonra, içimde garip bir huzurla mırıldandım:
“Duymadım, görmedim… Ben hiçbir şey
bilmedim.”
Ve gerçekten de huzurluydum.



