BUGÜN KİMSESİZ KALDI DÜŞLERİM…
‘’YALNIZLIK PAYLAŞILIR’’. Güzel bir insan figürünün resmedildiği şiir kitabının adıydı. Beyazıt’ta ki bir sahafta dolaşırken ,birçokları sararmış ve tozlanmış kitaplar arasında kapağındaki melankolik figürüyle ilk bakışta Esila’yıkendisine çekmişti. İsmi de onun zihninin vermiş olduğu duygusal açlığın bugünlük ilacı olabilirdi. CİBRAN diye yazılmıştı büyük harflerle yazarın ismi .Okadar çok kitaplardan konuşulur, yazarları eleştirilirdi ki, sanki ismini içmediği yazar kalmamış gibi, şaşkın bir ifadeyle kitabı hemen rafından alarak incelemeye başladı. İşte böyle başlamıştı asıl yalnızlığı….
Arka tarafındaki şiiri okumaya başlamasıyla düşünmeye doğru yol aldığını anlayınca böyle olmayacağına karar verip,kitabı satın alarak ,hızla okumaya başladı Esila .Bir taraftan yürürken bir taraftan da sokaktaki kalabalığı tersine yönde delerek adımlıyordu. İlk dizeler bitince, tekrar yeniden sesli bir şekilde okumaya başladı….
| ‘’Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız, Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız, Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız, Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun, Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda, Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın, Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin, Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın, Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın, Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır, Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın, Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan, Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez….’’ |
‘’Bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.’’ Bu son satırları birkaç defa tekrarlaya tekrarlaya yürümeye devam ediyordu, baya bir yol da yürümüştü, önüne uzatılan, bir tane de olsa satın alınmasını istediği mendile dek. Küçük bir çocuk,gözleri gece karanlığı, teni karanlığı yırtan ay renginde…Çocuğun kirlenmiş yüzünü bulutların sardığı aya benzetti ansızın…Küçüktü, ve çocuk olmayacak kadar da büyümüştü…Herşey birbirine karışıyordu sanki ,karmakarışık yüreğine bir mendil dokunmuştu…
Mendil satan minik ellere bakarak çay içmeyi teklif etti. Bunun karşılığında, çaldığı zaman kadar da mendil alacaktı küçük bir bedene sıkıştırılmış, büyümeye zorlanmış yürekten.Çocuk: Kaç tane alırsın ki abla çay içersek? derken Esila, fark edilmesin diye orada elleriyle sakladı sanki içindeki sızıyı… Esila ’’Çok alırım Küçük Prens, çok…’’ dedi. Ve hemen çok uzaklaşmadan, tarihinde üç defa inşa edilen görkemli ve büyüleyici Ayasofya’nın önünde duran seyyarçaycıdan hemen çaylarını alıp oturdular banka. Uzun bir zaman boyunca derinlemesine kendisini paylaştığı bir dostu vardı sanki yanında ve hemen konuşmaya başladı Esila.’’ Biliyor musun Küçük Prens bu yapı tarihinde 3 defa inşa edilmiştir. Hep hasar görmüş, yakılıp yıkılmış, ve son olaraktaBizans İmparatoru Justinyanus tarafından sevip evlendiği kraliçe Theodora için günahlarına kefaret olarak yaptırıldığı söylenir. Kanlı bir tarihin kefaretidir aslında…’’Çocuk yapıya anlamsızca bakıp şöyle dedi Esila’ya,
Abla, yoksa sende o sanatçılardan mısın?
Esila, hangi sanatçılardan? dedi gülümseyerek.
Küçük Prens, hani bütün herşeyi sanki çok büyük bir açlıkla anlatıp, ama kendi içlerinde üşüyen sanatçılardan mı?
Esila, bu cümle karşısında donup kalmıştı, küçük bir çocuğun böylesine tarifini beklemiyordu. Kelimelerle oynamıştı Küçük Prens. Romanlardan alıntı yapılmış bir cümle gibiydi.Şaşırmıştı… Nasılmış onlar Küçük Prens? dedi.
-Ben de benim gibi mendil, kalem satan ama benden büyük abilerle konuşurken duymuştum bunları, ve anlayamadığım bu cümleleri geçen zamanla anlamaya başlıyorum. Onlardan çok gördüm,hepside iyi ve güzel giyimli,kış ortasında biz donarken kalın montlarla giyinip gelip resimlerimizi çekerler,bizlerlesohbet edip televizyona verirler.Resimlerimizi çektikten sonra da arkalarına bile bakmazlar.Büyük abiler, bakmaya korktuklarını da söylüyor yoksulluğumuza,hemen gözlerini başka yöne çeviriyorlarmış.Bende anlamaya başlıyorum artık.Sonra da bu resimleri bir araya getirip sokaklarda büyük açılışlarka halka gösteriyorlar,sanatlarını bizlerle sergileyerek.Bizim sayemizde iş yapıyorlar,yoksulluğumuzusergiliyorlar ama arkalarına bile bakmıyorlar işleri bitince.Yani onların derdi bizleri sanatçı halleriyle görüntülemek…Bir defasında sokak çocukları diye bir sergi vardı İstiklal Caddesi’nde, onlara bende baktım biliyormusun? Onlar bizlerdik,oradaydık.Yanı başlarındayken bunu niçin yaptıklarını anlamadım,hatta kızmıştım onlara,buhalimizi neden sergiliyorlar diye.Çünkü yaptıkları tek şey bizlere o fotoğrafçılar gibi acıyan gözlerle bakmak oluyor.Bizim o resimlerde değil de, gözlerinin önünde olduğumuzu görmüyorlar mı?Neden onlara bakma gereksinimleri oluyor,görmüyorlar mı bizleri? Bunları bir abiye sormuştum,oda bana gülerek şöyel demişti :
– Eminol ufaklık, onlar bizden daha çok üşüyor,çünkü onların vicdanları buza dönmüşte haberleri yok.İşte o buza dönen vicdanlarını da bizim bu hallerimizi sergileyerek ısıtmaya çalışıyorlar biraz.Sadece bunu yapabiliyorlar,çünkü daha fazla sıcaklık onları da yakar.Aslında biz değiliz dertleri,kendiişleri,meslekleri…Bizi sunuyorlar insanlara,sadece bir fotoğraf karesi olarak,ama okadar kör olmuşlar ki duyguları sadece o karelerde bitiyor,daha uzağını, gerçek olanı,sokaktasağuktan iki büklüm olmuşları göremiyorlar,yanımızdangeçiyorlar,sanki yokmuşuz gibi,hiçmişiz gibi.Sen sakın üzülme ufaklık,onlar bizden daha çok üşüyorlar da bedenleri hissetmiyor sadece,demişti.Biz dilenci değiliz abla,belki bize kapıyı açacak bir annemiz yada içinde kendimizi güvende hissedeceğimiz bir yuvamız yok,herkes gibi düzgün giyinip,diğer çocuklar gibi okula gidemiyoruz;ama dilenci değiliz abla.Bir keresinde yine böyle mendil satarken,akşamolduğundan üşümüştüm,oraya kıvrılıp mendilleri bitirmeyi bekledim.O sırada bir adam eşiyle yanımdan geçiyordu,benigeçtikten sonra tekrar geriye dönüp uzandığım yere doğru bozuk para attı,fırlattı da sayılır,yüzüme bile bakmadan.Parasını sokağa fırlattım .İşte ozaman kendimden iğrendim,diğer çocuklar gibi olamadığım için canım yandı,dilenci değildim ben,mendil satıyordum abla…
Üşümeye başlamıştı Esila.Havadan değildi,içi titremişti.İçinintitremesi bedenine de vurmuştu.Çaylarını yudumlarken Küçük Prens ile, Esila’ da iç dünyasında kendiyle konuşmaya başlamıştı.Küçük Prens’in anlatabildikleriydi bunlar,enyalın,en gerçek haliyle.Kendi cümleleriyle anlatabildikleri.Yaanlatamadıkları,halen anlayamadıkları…Bunu düşününce bir daha titredi bedeni.Küçük Prens’in dilinin döndüğü kadarıyla anlattığı gibiydi herşey,bakıyor ama göremiyorduk,sadece o an için içimiz sızlıyor,hatta onlardan bazen korkuyorduk,asılkorkumuzun kendi vicdanımız olduğunu bile bile.Ve hiçbir şey yapmadan, yapamadan yanlarından,hayatlarındangeçiyorduk,sanki yokmuşlar gibi.Geriye kalan sıcak odalardakalıp,lüx yemekler yiyip,umarsızca para harcarken onlarla karşılaştığımızda,yada çok şık bir yerde karşılaştığımız,onların hayat verdiği bir tabloda,bir haberde, sadece bir anlığına yazık,ne olcak halleri böyle demekten öteye gitmiyordu yaptıklarımız,yapabildiklerimiz…Aslında olnlardan daha çok korunmaya,acınmaya mahkumduk.Savaşmeydanında yaralanmış ve yaralarını yine de kendileri sarıp,iyileştirmeye çalışıyorlardı.Picasso nun Guernica’sıydıonlarda.Tablodaki insanlık dramı gibiydiydiler.İspanya iç savaşınında katledilen insanları çizen Picasso’ya,olayın kahramanlarından olan nazi subayının ‘’bunu sizmiyaptınız?’’ sorusuna karşılık,picasso ‘’hayır,siz yaptınız’’demişti.Bu çocuklar da bizim eserimizdi,onları da bu hale biz getirmiştik ve halen o nazi subayının umursamaz,bakarkengörmeyen gözleri gibi kapamıştık bizde yüreğimizi,onların aslında bizim eserimiz olduklarını göremiyorduk…
Gökyüzü, ilk defa gözlerini açtıklarında aydınlığını sunmuştu onlara,belkide kısa bi süre sonra ömürlerinin karanlığa kaplanacağını bilerek, ilk ve son aydınlığını sunmuştu…Sokağa sunulduklarını,ona adandıklarını bilseler gelmek isterler miydi bu çizgi romanın içine…Birden bire oluvermişti herşey,birdenbire…Birdenbire okadar mı hızlıydı…
Güneş batarken, Esila’nın dünyasından da bir ışık kaydı sanki,karanlığa bürünen yüreğinde kimsesiz kalmıştı düşleri….



