IŞIKLAR ALTINDA BİR KADIN
Stüdyo ışıkları yüzüne sert vuruyordu. Ama o, gözlerini kaçırmıyordu. Çünkü bugün konuşan sadece bir yazar değildi… bir tanıklıktı.
Sunucu dosyasını kapattı, kameraya döndü ve sonra ona baktı: “Peki,” dedi, “siz hep kadını yazıyorsunuz… Ama asıl soru şu: Kadın kimdir?”
Stüdyoda kısa bir sessizlik oldu. Yazar başını hafifçe eğdi, sonra kaldırdı. “Kadın,” dedi, “evde ev hanımıdır. Çocuk doğurduğunda annedir. Yatakta dişidir. Tarlada ırgattır. Fabrikada işçidir. Hayatın içinde çoğu zaman adı bile anılmayan bir emektir.” Kısa bir duraksama oldu. “Ama mesele bu değil… mesele ona yüklenenler.”
Sunucu dikkat kesildi. “Nedir o yüklenenler?” diye sordu.Yazar bu kez kameraya döndü. “Size sorayım,” dedi, “siz kadından ne istiyorsunuz?” Stüdyo gerildi.
“Susmasını mı? Konuşsa ‘çok konuşuyor’ diyorsunuz. Gülmesini mi? Çok gülerse ‘hafif’ diyorsunuz. Sevmesini mi? Severse ‘namus’ diyorsunuz. Gitmesini mi? Giderse ‘adı çıkar’ diyorsunuz.”Sesi ağırlaştı.
“Evlenmemiş kıza ‘evde kalmış’, ‘kız kurusu’ damgası vurursunuz. Boşanmış kadına ‘dul’ damgası vurursunuz.” Bir an durdu. “Ama ben kızıma böyle bakmam,” dedi. “Evlenmesin… başımın üstünde yeri var. Boşanmış gelsin… yine başımın üstünde yeri var. Ben kızımı evlendirdiğimde ona sadece bir taht kurmam; kapımın anahtarını veririm. Hatta sadece bana gelebilsin diye bir altın koyarım kenarına. O gün gelirse başı dik gelsin diye.”Stüdyo tamamen susmuştu.
“Ben kızıma ‘evde kaldın’ demem, ‘dul oldun’ demem. Siz de demeyin.”Sözleri havada asılı kaldı.Sonra tekrar sertleşti:
“Kadına bir hayat vermiyorsunuz… ona bir sınav veriyorsunuz. Her adımı yanlış sayılan, her nefesi ölçülen bir sınav. Kadına namus yüklüyorsunuz. Bir ailenin şerefini onun bedenine bağlıyorsunuz. Bir erkeğin hatasını onun suskunluğuyla örtüyorsunuz.”Gözleri keskinleşti.
“Erkek yapar… ‘aslandır’ dersiniz. ‘Elinin kiridir’ dersiniz. ‘gençtir’ dersiniz. Ama kadın yaparsa… ‘fahişe’ dersiniz, ‘ahlaksız’ dersiniz. Bir hayatı tek kelimeyle bitirirsiniz.”Bir an durdu, sonra sözlerini daha da sertleştirdi:
“Erkek sokakta yürürken kendini kaşır, yayılır, rahat eder… kimse dönüp bakmaz. Ama kadın en küçük hareketinde bile gözler üzerindedir. Çünkü siz kadının bedenini onun değil, kendinizin sanırsınız.”
Sesi daha derinleşti:
“Kadının nasıl güleceğine, nasıl oturacağına, nasıl seveceğine siz karar veriyorsunuz. Sonra da ‘kadın neden özgür değil’ diye soruyorsunuz.”Sunucu kısık bir sesle sordu: “Peki bu değişir mi?”
Yazar hiç tereddüt etmedi:
“Değişecek. Çünkü kadınlar artık sadece taşımıyor… sorguluyor.”Biraz öne eğildi:
“Feminizm bir tehdit değil. Bu düzenin aynasıdır. Kadınlar o aynaya bakıyor… ve sizi de bakmak zorunda bırakıyor.”Son sözlerini söyledi:
“Kadın kimdir biliyor musunuz?”
“Kadın… sizin ondan istediğiniz her şey olmaya zorlanan, ama artık o yükü taşımayı reddeden insandır.”
Işıklar hâlâ yanıyordu.
Ama bu kez aydınlanan sadece bir yüz değil… bir yüzleşmeydi.



