Ben Ali ( Adım aslında Aleybani ama siz beni aranızda kullandığım adımla tanıyın ).
Hayatta kalan son gulyabaniyim. On binlerce yıl önce Erlik Han sizleri kandırıp yoldan
çıkarmamız, kötülük etmemiz için biz gulyabanilere insanların arasına karışmamız emrini
vermiş. Korkunç görünümümüzü gizleyebilmek için de, yaşam ağacının gövdesinden sihirli bir
maske yaratmış Erlik. O suratımızda olduğu sürece bizi kendiniz gibi insan suretinde
görüyorsunuz. Her gece saat 00.01’de yüzümden çıkarmam gerek maskeyi yoksa bir insan
olarak kalırım ve bu bedene sıkışırsam kısa sürede ölür giderim. Maske yüzümdeyken sizler
beni sıradan bir insan olarak görüyor, duyuyorsunuz. Ben ise dolandırma; manipüle etme,
kundaklama ve aklınıza gelebilecek her tür kötülükle sizleri öldürmek ve özellikle de tanrının
yolundan çıkarmak için gizleniyorum bu bedene. Erlik Han sadece bizleri değil, yeni doğanlara
musallat olsunlar diye alkarılarını ya da insanları delirten demirkıynakları da binlerce yıldır
sizlere musallat etti. Ancak bu yaratılanların hiç biri size görünmez, görünemezler. Kayra Han
onların insanlara görünmesini hatta bir arada bulunmalarını bile yasaklamıştı çağlar
öncesinde ( biz lanetliler birbirimizi görebiliriz ama hiç birimiz ötekinden hoşlanmayız ). İşte
bu nedenle maskem onlar için çok değerli çünkü ona sahip olurlarsa insanların arasına
karışabileceklerini, onlar gibi yaşayabileceklerini biliyorlar.
Bir gulyabani sıradan bir insandan çok daha güçlüdür ve 400 yıl yaşar. Çok iyi koku
alırız, çok hızlı hareket ederiz ancak biz de sizler gibi ölümlüyüz nihayetinde. Türümün
sonuncusuyum ben bu yüzden verebildiğim kadar zarar vereceğim ölmeden önce sizlere
yoksa Erlik demirden sarayının zindanlarında sonsuza dek işkence eder bana.
Hong Kong’da bir otel odasındayım bu gece, birazdan bu sihirli ağaç kabuğunu
suratımdan çıkaracağım. Aynanın önünde duran ve Koreli bir teröristten aldığım bu virüs
şişesini, yarın bu saatlerde Taksim meydanında açacağım. Muhtemelen birkaç milyon kişi
ölecek. Bu illetten kurtulmaları yıllarını alacak, mahvolacaklar. Tabii bu arada her gün Tanrıya
lanet okuyacaklar. Çirkin insan yüzümden söküyorum maskeyi ve aynada bir anda uzayan
boyumu ve buruşan cildimi görüyorum. Kırmızı ölü gözlerimi seviyorum, eşyaları tutarken
zorlandığım uzun tırnaklarımı ya da dizlerime dek uzamış sakallarımı. Kısa tüylü zayıf
bedenleriyle dünyanın nimetlerinden faydalanmayı hak etmiyor insanlar. Maskeyi de virüs
şişesiyle birlikte şifreli bir kutuya koydum. Aslında bizler gece yaşarız, gündüzleri uyuruz ama
insanlara adapte olabilmek için binlerce yıl süren bir alıştırma sonunda bedenlerimizi gece
uyumaya alıştırdık. Uzun bir uçak yolculuğu sonunda çok bitkinim, üstelik sabah erkenden
uçağım var. Derin bir uykuya daldım.
Bu dünyadaki en kötü varlık elbette ben değildim. Sabah olduğunda kutuyu yerinde
bulamadım! Odanın altını üstüne getirdim ama nafile, deliye dönmüştüm. Kızmış bir
gulyabaniyle karşılaşmak istemezsiniz inanın. Eğer o maskeyi bulamazsam insan kılığına
giremem ve bu halimle aranıza karışamam! O anda odadaki iğrenç kokuyu fark ettim, bir
Azmıç kokusunu nerede olsa tanırdım. Kendisi bu boyuta geçemeyeceği için kutuyu alması
için bir otel görevlisini manipüle etmişti. Azmıçlar sadece konuşarak bir insana istediklerini
yaptırabilirler ya da gaipten sesler duyduğunu sanan insan delirebilir. Maske ondayken bizim
yapamadığımız bir şeyi yapabilir, istediği insanın yerine geçebilir. Onu kokusunu izleyerek
bulabilirdim ama gulyabani şeklimle dışarı çıkamazdım, geceyi bekledim.
Bir Azmıç biz gulyabanilerden daha güçlüdür ancak insan halindeyken nispeten zayıf olurdu
ve onu belki bu şekilde alt edebilirdim. Büyülü sesine karşı da kulaklarımı bir şeylerle
tıkamalıydım. Gece bir çarşafı başıma geçirip insanların algılayamayacağı bir hızda hareket
ederek otelden çıktım. Kokuyu izlemeye başladım ancak havaalanında kaybettim izini. Eğer
kokuyu alamıyorsam arada binlerce kilometre mesafe var demekti bu.
Sonraki bir yıl boyunca arayışım sürdü, sadece geceleri hareket edebiliyordum ve güneş
doğmadan bir mezarlık ya da yıkıntıya saklanıyordum, buna rağmen beni fark eden çok insanı
öldürmüştüm. Sonunda izler beni Teksas’ın güneyinde Laredo denilen bir kasabaya getirdi.
Kasabada siyasi bir miting vardı ve çok kalabalıktı. Kasaba’nın hemen dışındaki mezarlığa
saklandım ve geceyi bekledim. Koku çok yoğunlaşmıştı, çok yakındaydı Azmıç. Hava
karardığında mezarlık topraklarıyla kulaklarımı doldurup meydanda toplanan büyük kabalığın
arasında karıştım. Çoğu yarı sarhoş bu faşist sürüsü, başımdan aşağı örttüğüm dev bayrak
sayesinde üstümdekini kostüm sanıyordu ve bana aldırmıyorlardı. Kokunun kaynağı
yaklaşmış ve dayanılmaz bir hal almıştı ki o anda konuşmacı büyük bir alkış ve tezahürat
yağmuru altında sahneye çıktı. O’ydu.
Kızıla çalan kumral seyrek saçlar, yapay renkte bir cilt ve gözlerindeki nefret. Arkadaki
dekorda yazan sloganı gördüm:
“ Başkan Tramp Amerikayı yücelt!”
Azmıç şeytani zekasıyla Amerika’nın bir sonraki başkan adayının yerine geçmişti ve
muhtemelen büyülü sesiyle çok yol almıştı bu yarışta. Eğer maskemi ondan bu gece
alamazsam bir daha şansım olmayabilirdi. Kalabalığı yararak en öne doğru geçtim ve bir an
bekleyip insanüstü hızımla sahneye fırladım, maskeyi yüzünden çeker çekmez Azmıç
kaybedecekti bu sahte bedeni ve kaybolup gidecekti görünmezler arasına. Hızım insanların
göremeyeceği kadar fazlaydı, bir Azmıç içinse yavaş. Maskeye uzandığım anda beni
boğazımdan yakaladı ve hareketsiz bıraktı, seyirciler için şok edici bir andı bu. Başkan adayı
korkunç görünümlü suikastçıyı durdurmuştu! Kafama arkadan girip alnımdan çıkan 5.56’lık
metal parçasını hissetmemle ölmem arasındaki üç saniyede elini boğazımdan çekmedi Azmıç
ve bana geleceği gösterdi.
Yanan şehirler, nükleer bulutlar, ölen insanlar ve kıyamet! Amerika’nın bir sonraki başkanı
Deccal’in kendisiydi ve bu aptal kalabalık onu kahraman sanıyordu. Her şey kararırken
gördüğüm son şey yeni başkanın nefret dolu mavi gözleri oldu.