Hasan’ın babasından istediği ilk oyuncak sarı renkli bir greyderdi. “Büyüyünce greyder şoförü olacağım,” diyordu. Greyder kullananlara şoför denmediğini henüz bilmiyordu. İlkokulu zorlukla bitirdi. Babası ortaokula yazdırınca günlerce ağladı. İte kaka son sınıfa kadar geldi. O sırada ilgisi lastik tekerlekli kepçelere kaydı, kepçe operatörü olmaya karar verdi. Greyder veya kepçe kullananlara “operatör” dendiğini eniştesinden öğrenmişti.
Lise günleri başladı. Okul çıkışlarında yol üstündeki bir inşaatı seyretmeyi alışkanlık edinmişti. Temel atılmış, bir kenara demirler yığılmıştı. Demirlerin pasını temizleyen, kesen, büken, iki demiri birbirine bağlamaya çalışan işçilere özendi. Aralarına girip şöyle bir dolaştı. Ellerinin halini görünce vazgeçti. Beton karıştırıcıları merak etti. Kumun, çimentonun nereden geldiğini öğrendi. Deniz kabuklarının beton üstünde mücevher gibi parlaması hoşuna gitmişti. Kendisi inşaat yaptığında betonu sıvayla örtmeyecekti. İnşaatın sıvacısı bu fikri beğenmedi. Nedense babası da beğenmemişti. Akşamüstü eve döndüğünde cebinden dökülen istiridye ve midye parçalarını görmüş, inşaatı belediyeye şikâyet edeceğini söylemişti.
Çift dikiş filan ama sonunda lise de bitti. Babası çok mutluydu. Diplomayı çerçeveletti, salonun en görünür yerinde duvara astı. Şimdi askerlik zamanıydı. Sonrası Allah kerim…
Annesi o kadar rahat değildi. Askerde başına bir şey gelecek diye endişe içindeydi. Ayrıca mahallede bir sürü çocuk parasını ödeyip askerlikten kaçıyordu. Kocasına söylese “Vatan görevi” der, asla kabul etmezdi. Kararı kesindi, biriciğini kurtaracaktı. Giderek sıklaşan “sınır ötesi harekât” haberleri asabını yeterince bozmuştu zaten. Tek engel para konusuydu. Kendi birikimi yoktu. Bu safhada kocasına da söyleyemezdi. Aklına ablası geldi. Daha doğrusu eniştesi… Bu işi çözse çözse enişte çözerdi. Hasan’ın itiraz etmeyeceğine emindi.
Ablası Bakırköy’de, girişinde karşılıklı iki erguvan ağacının bulunduğu bir sokakta oturuyordu. Ağaçlar iyice büyümüş, sonra birbirlerine doğru eğilmişler, tam orta noktada birbirleriyle buluşmuşlardı. Aynı sokakta yaşayan, gelişip serpilen ve hiç ayrılmayan âşıklar gibiydiler. Her yıl nisan ayında açan çiçekleri hem baharı hem de aşklarının yıldönümünü müjdelerdi. Ablasına gitmeyi biraz da onun için seviyordu. Enişte? Şu anda eniştesine muhtaçtı. Onun hakkında kötü bir şey düşünmek bile istemedi, aklına zorla girmeye çalışanları da silkeledi, attı. Bedelli ücreti için yardım isteyecekti. Kocası kızacaktı ama olsun. Onu yatıştırmanın çeşitli yolları vardı.
Hasan’ın daha önce eniştesine gidip bedelli konusunu hallettiğini kahvesini içerken öğrendi. Enişte “Merak etmeyin,” dedi, sağ elini kalbinin üzerine koydu: “O iş bende!” Ayrıca ikisi bir konuda daha anlaşmışlar. Oğlan müteahhit olmak istiyormuş. Onu da halletmişler. Eniştenin anlattığına göre bir tanıdığının belgesi varmış, ama kendi adına başkalarını çalıştırıyormuş. Ona Hasan’dan bahsetmiş. Adam, “Sermaye önemli değil,” demiş, vaktiyle o da sıfırdan başlamış. Şimdi sadece imza atıyormuş. “İkna yeteneği olsun yeter!” demiş. Hasan’da bolca olan şey…
Anne rahatladı. Tanıdığı bütün müteahhitlerin fiyakalı otomobilleri, dört çeker cipleri vardı. Ona haber vermediğine içerlemişti, ama şimdiki çocuklar böyleydi. Ayrıca enişte uyanık adamdı. Kendisi de kazanacak olmasa oğlanı böyle bir işe sokmazdı. Daha bir sürü şey anlattı; içinde arsa, denetim, belediye, imza ve belge kelimeleri geçen bir sürü cümle. Bir de “Formalite!” Sonunda, “Herkes kazanacak!” dedi, iki kardeşi baş başa bırakıp evden çıktı. Ablası, “Çok beceriklidir,” deyip kocasını övdü: “Ne hinoğluhindir o!”
Formaliteler kısa zamanda tamamlandı. Hasan ilk iş olarak erguvanlı sokağın en başındaki apartmana göz koymuştu. Dört katlı, eski bir binaydı. Apartmanın kapıcısını ayarladı, binanın yöneticisiyle tanıştı. Sonrası kolay oldu. En kötü gözüken kolondan karot alındı, belediyeye gönderildi. Yıkım kararının çıkması uzun sürmedi. Müjdeyi enişte verdi, kutlamalar Bakırköy Meyhanesinde yapıldı.
Bina boşalır boşalmaz yıkım işlemi başlatıldı. İnsanlar bir kenarda toplanmış, enkazdan yayılan tozlara aldırmadan bilmem kaç yıllık evlerinin yerle bir oluşunu izliyorlardı. Derken hiç beklemedikleri bir şey oldu. Kepçe operatörü manevralarını zorlaştırıyor diye erguvan ağacını kesmek istedi. Seyirciler irkildi. Yaşlıca bir kadın ağacın önüne geçti, “Kesemezsin!” dedi. Bu söz kısa zamanda toplu bir direnişe dönüştü. Kaç kişi varsa, hepsi ağacın etrafını sardılar, korumaya aldılar.
Hasan insanları ikna etmesi gerektiğini anladı. Yanlarına giderek bu ağacın çok bakımsız olduğunu söyledi ve söz verdi: Şimdi keseceklerdi ama buraya daha güzelini dikecekti. İnsanlar inşaatın uzama olasılığından duydukları kaygıyla razı oldular. Hasan’ın ikna gücü işe yaramıştı.
İnşaat iki yıl sürdü. Ev sahipleri bayağı perişan olmuşlardı. Evlerine dönüş günü geldiğinde ağaçtan boşalan yere bakmadılar bile. Anahtarlarını aldılar, dairelerine yerleştiler. Hasan ise verdiği sözü tuttuğu için mutluydu. O eğri büğrü ağacın yerine erguvan renkli, gayet fiyakalı bir bina dikmişti. İlk eserinin karşısına geçip gururla seyretti. Kapının üst tarafına “Erguvan Apartmanı” yazdırmıştı. Eniştesinin bunu görünce takdir edeceğinden emindi. Öyle de oldu. Eniştesi sırtını sıvazladı, “Büyük adam olacaksın,” dedi. “Büyük adam” ne demekse…
Sokağın diğer kenarındaki erguvan ağacına gelince…
Hayat arkadaşını kaybettikten sonra o da çok yaşamadı. Yalnızlığa dayanamamıştı. Birkaç ay içinde bütün yaprakları döküldü, kurudu gitti. Ertesi sene o sokakta baharı müjdeleyecek hiçbir ağaç kalmamıştı.


