Ben Bir Aldatmacayım / Ergün Doğan

              Tomris UYAR’ın anısına…

“Seni onlar var etti, seni onlar var etti. Aşkla ve şiirle seni onlar var etti. Birinin hayalinde yeşil yabani bir ormandın. Geyikli gecelerin içine sızan bir düş. Bir başkasının yedi kız kardeşe benzer bir adı vardı. Gökyüzüne saçılmış yıldızlara benzer. Ama o pırıltılı takımyıldızlarda değil,  tıklım tıklım trenlerin mavi çocuk bakışlarında buldu seni. Bir diğeri ise uzaklardan ama hep uzaklardan şairce ve cansiperane yenilmiş arzularla deliler gibi sevdi seni.”

Böyle fısıldıyordu içimdeki o ses. Ama ben bu sese değil, olanca dikkatimle içinde bulunduğum döngüye kulak kesildim. Gün dönümü, aydınlığı kuşatıp görünmez kılan bir başlangıç ve son gibiydi. Bilinir bilinmez her şeyi barındıran bir başlangıç ve son. Zamanı ve uzamı bütünüyle kavrayan bir başlangıç ve son. O aldatıcı zamanın ve uzamın içinde, elimde bir kitap vardı. Yalnızca bir tümcesini okudum: “Ben bir aldatmacayım.”

Okuduğum ilk ve son tümce buydu. Sonrasında ortadan kayboldum sanırım.

Sanırım diyorum, çünkü var olmadığımı bilmekten başka kuşku duymadığım tek bir şey bile yok. Belki de kayboldum yerine sır oldum demek daha doğru. Camın ardında gümüşsü bir sır olup, herkesi ve her şeyi yansıtırken sırra kadem basmak, ışık oyunlarının içinde gözden kaybolmak, aynı anda bir yerde hem olmak hem de olmamak gibi bir şey… Oysa tuhaftır buradayım işte! Duvardaki saatin akrep ve yelkovanı son derece ağır devinimlerle, tik tak tik tak ilerlerken burada olmadığım halde buradayım! Peki ya sizler? Adlarını ve yüzlerini unuttuklarım? Beni bir döngüye kurban edenler? Günün çekildiği evime hangi ara doluştunuz? Neredeyse benden önce geldiğinizi düşüneceğim. Bana kapıyı içinizden biri açtığına göre doğrusu bu düşüncemde pek de haksız sayılmam.

Hiçbiriniz henüz ortalarda görünmezken, çok değil, birkaç saat önce sanki bin yıllık bir sezgiyle gün dönümünü karşılamak için sokağa çıkmıştım. Doğrusu kılığım kılık değildi. Üzerimde ne varsa öylece dışarı attım kendimi. Sokağa iner inmez yalandan birilerini arar gibi törensel dürtülerle etrafı şöylece bir kolaçan ettim önce. Olduğum yerde hiç kımıldamadan yanımdan gelip geçen insanları izledim. Hiçbirinin gün dönümünden haberi yoktu besbelli. Dahası, beni gördüklerini sanmıyorum. Ama onlara haksızlık edemem, bu konuda kimseden aşağı kalır yanım yok.

Belki de bu yüzden sizlerin de bir görünüp bir kaybolduğu o kalabalığın ve bir çeşit körlük olarak kendini gösteren o kabalığın içine karıştım.  Ardından yol boyunca sıralanmış iğdelerin, akasyaların ve atkestanelerinin altında yürüdüm bir süre. Rıhtımdan esen serin rüzgârın getirdiği keskin yosun kokusu gövdemi saran bir zırh gibiydi. Neredeyse soluksuz kaldığım o zırhın içinden uzanarak sağımdan solumdan yükselen apartmanların pencerelerine baktım. Martılar çığlıklar atarak kül rengi gökyüzünde süzülüyor,  kara gölgeleriyle göz yanılması etkisi bırakarak pencere camlarında yanıp sönüyorlardı. Hepimiz birer gölgeydik. Martılar bunu biliyordu. Peki ya camların arkasındakiler, peki ya sizler?

Dışarda daha fazla kalamadım. İstesem de kalamazdım. Arkama bile bakmadan evin yolunu tuttum. Öyle ya, Vahile gibi taş kesilmek vardı sonunda. Asi ruhuma bakıp da bunu isteyeceğimi aklınıza getirmeyin sakın! Tanrıyı ve onun buyruklarını hiçe saymakla ya da günahkâr olmaktan korkmakla ilgisi yok bunun. Tam tersi, nefret edilesi bir barbar olarak anılmak isterim hep. Geçmiş ve gelecek tümüyle bir kurgudan ibaret olsa da tarih öncesinden gelen vahşi ve kan dökücü biri olarak bilinmek, savaşların en ön saflarında ölmeye ve öldürmeye hevesli gözü dönmüş bir cani olarak anımsanmak isterim.  İşte asıl arzuladığım tam olarak bu. Sizleri temize çıkarmak uğruna vazgeçebileceğim başka bir şeyim yok çünkü. Bütün kötülükleriniz, hazlarınız, günahlarınız ve yok saydıklarınız bende toplansın ki belleklerinizden kolaylıkla silinebileyim ve böylelikle hiçlik girdabında bir çırpıda yok olup gideyim.

Evet, dışarda fazla kalamadım ve tam gün batarken Külkedisi gibi telaşlı hızlı adımlarla gerisin geri eve döndüm. Sanki zamanından önce dönmesem bütün kentte ansızın patlayıveren ürkütücü fırtınalara denk gürültülü bir gong çalacaktı. O gongla birlikte her yere zifiri bir karanlık çökecek, böylece bütün gölgeler sönecek ve bir rüya sona erecekti.

Kapıyı bana hanginiz açtı anlayamadım doğrusu. Tek görebildiğim, yüz hatları seçilemeyen belli belirsiz ve sönmek üzere olan bir karaltıydı. Yine de olup biten her şeyin ayrımındaydım. Sözleştiğiniz apaçık ortadaydı. Herhangi biriniz ‘Tomris’ diye seslenecek olsa yalnızca kendisini değil, hepinizi birden ele vermiş olacaktı. Sonrası mı? Sonrası çorap söküğü gibi gelirdi zaten. Çünkü siz çoğul değil, tekilsiniz. Öyle olmasa adlarınızı ve yüzlerinizi unutur muydum sanıyorsunuz?

Şimdi penceremden dışarıya, göz gözü görmez karanlığa boyun eğmiş o dışarıya bakınca az önce bütün gövdemi sarıp sarmalayan o ağaçlar, o martılar, o kokular, o sesler ve o gölgeler nasıl da uzak geliyor artık. Neredeyse hiçbir şey yaşanmamış gibi.  Böylesi bir durumda ‘neredeyse’ ve ‘gibi’ sözcüklerine sığınmak ne kadar da ahmakça biliyorum. Söyleyin bana, sonu belli olan anlamsız bir çırpınış değildir de nedir bu?   

El yordamıyla masadan aldığım kitabın kapağını açmadan gözlerim kapalı okur gibi fısıldıyorum: “Ben bir aldatmacayım.”

Gerçek olan şu ki, dudaklarımdan dökülen bu tümce kurnazca zihnime hükmediyor. Ardından kafamı karıştırıp zaman algısını yerle bir ediyor. Zaten bir illüzyondan öteye gidemeyen zaman, sonsuz odacıklara açılan bir labirentin içinde aklımı allak bullak ederek iyiden iyiye savruluyor. Böylece her çatalda başka bir yüz çıkıyor karşıma. Bir çeşit önseziyle size ait olduğunu bildiğim ama tanıyamadığım yüzler bunlar.

Gözlerimin yavaş yavaş karanlığa alışmasıyla başlıyor bu tuhaf tanışıklık. Bu en uzun gecenin başlarında başlıyor, öncesi yok. Gün dönümünün şafağı sökmeden hemen önce de sessiz sedasız bitiverecek, biliyorum. Demek ki karanlığa alışmak geçmişi unutmakmış, karanlığa alışmak şimdiki zamana dört elle sarılmakmış. Gelecek mi? Söz etmeye bile değmez! Gölgelere yeniden can vermek için bir kibrit yakmaya, alevleri dalgalandırmaya da gerek yok. Benden farklı değilsiniz, tıpkı benim gibi yoksunuz sizler de. Adlarınız yok, yüzleriniz yok.

Hepinizi tanıyorum, hepinizi öyle yakından tanıyorum ki, bu en uzun gecede, bir ömürden daha uzun sürecek olan bu kış gün dönümünde bile, yeryüzünden silinip gitme ve yok olma pahasına da olsa tanıyorum sizleri. Çünkü yok olmanın ilk koşulu var olmaktır. Ben de sizleri tanıyarak bu bedeli ödemiş oldum. Sizleri tanıdığım ilk gün aslında yok olmuştum. Yaşadığım hüzünler, mutluluklar, aşklar, beklentiler, pişmanlıklar, bıkkınlıklar, bu yok oluşun içinde göz açıp kapayıncaya değin yanıp sönen anlık parıltılardı.

 Gelgelelim sizler beni hiç tanımadınız, tanıyamazsınız. Tanıdığınız sanısına kapılırsınız yalnızca. Zaten topu topu birkaç kişisiniz. Gerçekte beni tanımadığınızı söylersem bu uçsuz bucaksız evrende yapayalnız olduğunuzu anlarsınız. Her şeye karşın hiçbirinize böylesi bir kötülük yapmaya gönlüm razı olmaz doğrusu.

Kitabı kapatıp masaya bıraktığımda iyice içime işliyor bu düşünce. Evet, ben bir aldatmacayım. Gerçekte hiç var olmadım. Ne doğdum, ne yaşadım, ne de öldüm Ağaçlar, böcekler, kuşlar, uzak dağlar, köpüklü dereler aklımı başımdan alan bir müzikti yalnızca. Ben bu müziğin içinde yürüdüm, bu müziğin içinde soluk alıp verdim. Evet, hiç olmadım ben. Tabi başkalarının uykuları arasında gördükleri bölük pörçük düşlerde, tanrıya başkaldırır gibi kurdukları el değmemiş hayallerde, yalnızca ve yalnızca o zihinlerde yaşayıp duyumsadıklarımı saymazsam.

Birçok kişi bununla yetinmeyebilir, biraz olsun kan, biraz olsun can isteyebilir.   Hayır, bu kadarı bile fazla bana. Yine de tuhaf olan şu ki, kökenini anlayamadığım bir minnet duygusu var içimde. Varlığımın onlara borçlu olduğunu haykıran bir sesle durduk yere mırıldanıyorum.  Tınılarının bana ait olmadığına yemin edebileceğim bir ses bu. Bu kadarına bile sahip olma ayrıcalığını bu uzun gecede karanlığın ortasında oturan birkaç adama borçlu olduğumu yineleyip duran bir ses.

Hayır, kimseye bir şey borçlu değilim ben. Karanlığa yavaş yavaş sızmaya başlayan zaferin habercisi ağaran güne bile. Onlar yüzlerini kızarmaya başlayan ufka dönerken kapıldığım döngünün zorbalığını düşünüyorum. Bitmek bilmez bir iç sıkıntısı bu. Dairesel yaşam eğrisinin içinde bir hamstırdan farkım ne? Zaman akmıyor, durmaksızın kendini tekrar ederek dönüp duruyor ve yılgınlık krallığında her şey yeniden başa sarıyor. Kulaklarımda ise yine o yabancı içses:

“Seni onlar var etti, seni onlar var etti. Aşkla ve şiirle seni onlar var etti. Birinin hayalinde yeşil yabani bir ormandın. Geyikli gecelerin içine sızan bir düş. Bir başkasının yedi kız kardeşe benzer bir adı vardı. Gökyüzüne saçılmış yıldızlara benzer. Ama o pırıltılı takımyıldızlarda değil,  tıklım tıklım trenlerin mavi çocuk bakışlarında buldu seni. Bir diğeri ise uzaklardan ama hep uzaklardan şairce ve cansiperane yenilmiş arzularla deliler gibi sevdi seni.”

Böyle fısıldıyordu içimdeki o ses. Ama ben bu sese değil, olanca dikkatimle içinde bulunduğum döngüye kulak kesildim. Gün dönümü, aydınlığı kuşatıp görünmez kılan bir başlangıç ve son gibiydi. Bilinir bilinmez her şeyi barındıran bir başlangıç ve son. Zamanı ve uzamı bütünüyle kavrayan bir başlangıç ve son. O aldatıcı zamanın ve uzamın içinde elimde bir kitap vardı. Sadece bir tümcesini okudum: “Ben bir aldatmacayım.”

Okuduğum ilk ve son tümce buydu. Sonrasında ortadan kayboldum.

Loading

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Yazı oluşturuldu 3

Bir cevap yazın

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön